sinema nedir?

Yedinci sanat diye adlandırdıkları sinemanın ne olduğunu, gene sinemacıların ( yönetmenler, kuramcılar ) bu kavrama yükledikleri anlamların ve kişisel görüşlerin üzerinden incelemeye, yapılan tanımlamalara açıklık getirmeye çalışalım.

İtalyan yönetmen, Federico Fellini, ‘sinema, hayatı anlatmanın kutsal bir biçimidir’ der. Kuşkusuz sinema da diğer sanat dalları gibi hayatın içindeki yaşantıları konu edinir. İnsanın içinde bulunduğu hayatı, anlatır. Çünkü malzemesi insanlardır. İnsanın doğayla olan çelişkilerini, türdeşleri ile olan ilişkisini, gene onun kendi fiziksel varlığını kullanarak, eylemleriyle gösterir.

Fellini, sinemanın, belki de bu olanağını/gücünü teknik gelişmeden alması ile onu diğer sanat dallarından daha üstün anlamını veren ‘kutsal’ kavramıyla açıklar. Kutsallık, aynı zaman da anlatılan nesneyi gerçekte olduğundan farklı bir şekilde göstermek değil, onu olduğu gibi göstermektir. Sinema, görsel bir sanattır. Bu nedenle anlatılan hikâye, yaşanılan hikâyedir. Olan biten her şey önümüze serilmiştir. Bu hayat kurgulanmış bir hayat olabilir. İsveçli yönetmen Ingmar Bergman’ın deyişiyle, ‘gerçeğin seyrek dokunmuş kumaşında hayal gücünün yünleri, yeni desenler dokumaya başlar.’ Yani filmde ki hayat, hayal edilen, istenilen bir hayat olabilir.

Kişiler eylemleri ile var olurlar. Biz filmdeki karakterleri,  bir anlatıcıya gerek duymadan o karakterin davranışlarından nasıl biri olduğunu anlarız. Hırsızlık yapan bir karakteri gördüğümüzde onun hırsız olduğunu anlarız. Burada sözlere gerek yoktur.

Fellini’nin ‘hayat’ kavramının içinde insan ve insana dair şeyler vardır. Bundan dolayı o ‘insan’ yerine daha kapsayıcı olan ‘hayat’ kavramını kullanır.

Bir başka yönetmen ve aynı zamanda sinema kuramcısı olan Sergey Eisenstein ise, ‘sinemanın, bir bildiri sunma aracı olduğunu’ söyler. Bu tanım, sinemayı, sanatının özü olan ‘amaçlanan şey’ olmaktan çıkarılıp, amaçlanan şeyin aracı olduğu anlamını da kapsar. Eisenstein, tam olarak bunu söylemez ama sinemanın kötülüğe araç olarak kullanılmasının olanaklı olduğu gerçeğini de inkâr etmez.

Onun, ‘bildiri’ kavramı ile kastettiği şey, bir fikir, bir düşünce, bir sorun, bir olay, bir yaşantı veya bir insanın ifade edilmesidir, deşifre edilmesidir, paylaşılmasıdır. Böyle bakınca, evet, sinema bir bildiri aracıdır. Çünkü bir dilin işlevini yerine getirmektedir. Bir anlatım biçimidir. Buna, ‘görüntülerle hikâye anlatmak’ için en uygun araç sinemadır, denilebilir. Sinemanın gene hayatı anlatmanın bir biçimi olan Edebiyattan farkı, Fransız yönetmen Jean – Luc Godard’ın, ‘sinemada, gökyüzü ordadır’ sözü açıklayıcıdır. Gökyüzü, kavramlarla değil, kendi varlığıyla vardır. Biz onu yerinde görürüz.

Sinemanın en belirgin özelliği, estetik ilkeler çerçevesinde konusunu işlemesidir. Bu ilke güzellik ilkesidir. Yoksa basit bir kamerayla rastgele çekilen görüntülerde sinema yapıtı olurdu. Hakan Savaş, sinema ve varoluşçuluk adlı kitabında buna bir ölçüt koyar; ‘sanata değerini veren ‘güzel’in’ ancak insan ve insana ait değerlerden yana bir güzelliği ifade ediyorsa değerli olacağı söylenebilir.’

Sinema, gerçek bir eylemi konu edinirken, bu eylemin gerçeklikte yarattığı etkileri yaratmaz. Kendine has hilelerle, eylemin aynısını gösterir ama o yapılan eylemin gerçeklikte neden olduğu sonuçları doğuramaz. James Roy Macbean da ’ bir filmde atılan bir mermi sanat olabilirken, gerçeklikte atılan bir mermi bir insanın hayatını sonlandırabilir’ sözü ile sinemanın gerçeklikten farkını dile getirir.

Bu özellik onun yanılsamayı yaratmasıdır. Ama seyircide yaratılmak istenilen duygu, yaratılır. Sinemanın mucitleri olan Lumiere kardeşler, bir trenin kameraya doğru yaklaştığını gösteren görüntüyü bir sinema salonunda seyircilere gösterdiklerinde, salondaki herkes trenin üzerlerine geldiğini sanarak salondan dışarı kaçışmış. Bu deney, sinemanın istenilen etkiyi yaratmada ki başarısını gösterir.

Bir sinemacının görevi ne olabilir? Bu soruya yanıt, ‘pariste son tango’ adlı filmi kendi ülkesi İtalya’da 16 sene yasaklanmış olan Bernardo Bertolucci’nin; ‘Toplum çok gariptir. Onu hem yaşatmak hem de ipliğini pazara çıkarmak zorundasınız.’   sözü yeterlidir.

Yorum Yaz